Bizi takip et

Manşet

Mübadelenin 98’inci yıl dönümü: Bir arada kalamadık

Yayınlanma zamanı:

30 Ocak 1923’te, Türkiye ve Yunanistan arasında “mübadele” anlaşması imzalandı. Barış görüşmeleri sırasında, Lozan’da yapılan anlaşma sonucunda 2 milyona yakın insan yurt bildiği bölgelerden “yeni yurtlarına” göç etmek durumunda kaldı.

Anlaşmaya göre; İstanbul, Bozcaada ve Gökçeada’dakiler hariç, Türkiye’de yaşayan 1 milyon 200 bin kadar Ortodoks Rum’un yeni evi Yunanistan oldu. Yunanistan’da bulunan 500 bin kadar Müslüman Türk de, Türkiye topraklarına zorunlu olarak göç etti.

Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı’nın Osmanlı Devleti tarafından kaybedilmesi, ardından gelen işgal günleri ve nihayetinde Türk ordusunun bağımsızlık zaferi… Mübadeleye yol açan tarihi olayları, kronolojik sırayla bu başlıklara ayırarak anlamaya çalışmak mümkün. Havra Sokağı’nda tavla oynayan Manolis ile Mehmet’in arasına kimin girdiğini; sevdalandığı Lena’yı görmek için her gün Tilkilik’ten Punta’ya yürüyen Nuri’nin hayallerini yıkanın ne olduğunu doğru idrak etmek ise “başlıkları sıralamak” kadar kolay değil. Tıpkı mübadelenin açtığı sosyal ve psikolojik sorunların farkına varabilmek gibi.

Fakat önce; mübadele ve göç konuları hakkında daha derine inmek isteyenlere bir öneri sunalım. İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı tarafından yayınlanan “Uluslararası İzmir Göç ve Mübadele Sempozyumu” adlı bildiri kitabına, ücretsiz olarak buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Sözleşmenin imzalanmasının ardından hazırlıklar yapıldı ve zorunlu göç dalgası, 1 Mayıs 1923’te yola çıkan ilk gemilerle başladı. Taşıyabildikleri kadar mülkü yanına alan Türkler ve Rumlar; kim bilir kaç nesildir bulundukları topraklardaki dostlarıyla vedalaşıp kendilerine tahsis edilen yeni yurtlarına doğru yola çıktılar. Yunanistan’a gidenler, İzmir’i unutamadı. Yerleştikleri yerlere buradan isimler verdiler, dernekler kurdular, anıları yaşattılar. İzmir’e gelenler de bu hoşgörü kentinde kültürlerini yaşamakta ve kozmopolit yapıya dâhil olmakta fazla güçlük çekmedi. Yüzyıllardır toprağına ayak basana güzelliklerini cömertçe sunan İzmir, mübadillere de kendini “buralı” hissettirdi. Girit’ten göç edenler, kuzu etli şevketi bostanı hemen şehrin mutfağına kabul ettirdi örneğin. 

Mübadele esnasında yaşanan dramatik olayların bıraktığı izler, zorunlu göç edenlerin hâlâ yüreğinde. Özlemlerini türkülerde yaşıyorlar. Benzer hüzünler bir daha hissedilmesin diye hafızayı canlı tutmak gerek.

Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi’ne (APİKAM) bağlı olan Anı Evi’nde, mübadele başta olmak üzere Türkiye’ye Balkan ülkelerinden yapılan göçlerin hikâyesi aktarılıyor ve göçmenlerden kalan kültürel miras sergileniyor.

Anı Evi, salgın tedbirleri nedeniyle şimdilik kapalı. Giderek yaklaşan özgür ve sağlıklı günler için yaptığınız planların arasına burayı gezmeyi de eklemenizi tavsiye ediyoruz.

Hiçbir yerde, kimsenin yurt bildiği yerden zorla gönderilmeyeceği, acıların yok olduğu, barışın ve kardeşliğin doruklarda hissedildiği bir dünyada bir arada mutlu yaşayabilmeyi diliyoruz.

Yorum yapmak için tıkla

Yorum yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Genel

Yaşayan Bir Proje: Olivelo Ekolojik Yaşam Parkı

Yayınlanma tarihi:

İzmir yaklaşık 4.5 milyonluk bir şehir. Bir metropol. Üzerinde yaşayan tüm sakinleriyle bir tabiat şehri. Bir metropolün sunduğu imkanlara sahip olarak doğayla iç içe yaşamak isteyenlerin yurdu. Tempo değil ahenk var ruhunda. Hırs değil uyum. Ve özgürlük var havasında, denizinde, doğasında. Ege’nin eşsiz zeytin ağaçlarıyla taçlanmış bir özgürlük. Doğaya çevrilen pedallarla her hücrede hissedilen türden.

Olivelo – İzmir Kent Çeperinde Ekolojik Ortak Yaşam Alanı da bu hissin bir parçası. Proje, kadim üretim havzalarını koruyan, ortak yaşam odaklı, doğadan öğrenmeyi benimseyen, yerel hafızanın aktarımını önemseyen bütüncül bir bakışın ürünü. “Nitelikli Doğal Koruma Alanı” ve “Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı” statüsünde bulunan bir alanda hayata geçecek olan Olivelo, kentsel dokunun doğayla sınır olmadan bağlanmasını amaçlıyor. Bu amaç doğrultusunda ekolojik dengeyi korumayı birinci öncelik yapan projede, kadim zeytin ağaçlarına kentin selamını getirerek pedallanabilecek.

Kırsal alanın, kent ile bütünlüklü bir ekolojik ağ oluşturmasını sağlamak istediklerini belirten İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, proje hakkında uluslararası hedeflerini ve koruma kapsamını şu sözlerle ifade etti:

“Bu proje sayesinde bir yandan şehrimizin Akdeniz havzasındaki en önemli kimliklerinden birini oluşturan zeytin üretim alanlarında güçlü bir koruma sağlarken, öte yandan bu alanın Avrupa Bisikletli Turizm Ağı, EuroVelo ile entegre edilmesini mümkün kılacağız. İzmir Büyükşehir Belediyesi; dağları, nehirleri, ovaları, deltaları, kadim üretim havzaları gibi milyarlarca canlının ahenk içindeki yaşam alanlarını savunma ve koruma mücadelesini, kendimizle beraber tüm varlıklar için önemli bir görev olarak addediyor.”

Başkan Soyer’in sözünü verdiği “35 Yaşayan Park”tan biri olan Olivelo Ekolojik Yaşam Parkı, Cittaslow metropol sürecinde İzmir’deki karbon salımını azaltmak ve doğa dostu ulaşım araçlarına teşvik etmek için de önemli bir rol oynuyor.

Yerel halkı ve toprağı tanıyarak bölgenin ruhunu kavramak, Olivelo projesinin yaşayan önceliklerinden. Projenin ağırlık merkezi de tam olarak bu anlayışta. Bölgeyi kendi haline bırakarak müdahale etmek ve bir şeylerin sıradan olmasını göze alarak ilerlemek… Çünkü doğaya yapılan her bir somut etki iz bırakır. Ve biz doğayı olduğu gibi, kendi halinde seviyoruz. Ekolojik denge sağlanırken tabiatı anlamak bu noktada büyük önem taşıyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi de bu bilinçle kent ve kırsal kesimi doğada birleştirmeyi, merkez ile çeper arasındaki kalın çizgileri inceltmeyi amaçlıyor.

Olivelo Ekolojik Yaşam Parkı, kapsamı ve amaçlarıyla tam bir İzmir projesi. İçinde doğayı, sevgiyi, özgürlüğü, üretimi, huzuru barındıran; 57 hektarlık saydam bir geçiş noktası.

Nedeni ise çok basit. Çünkü İzmir böyle bir şehir.

Okumaya devam et

Genel

İzmir Tarımı Geliştirme Merkezi’nde Yarınlar İçin Umut Var

Yayınlanma tarihi:

Dünyanın bize sunduğu kaynakları öngörüsüz biçimde kullanırsak geleceğimiz yok olacak. Bu farkındalığa çok geç olmadan ulaşmamız gerekiyor. Suyumuz tükenmek üzere, topraklarımız verimsizleşti, iklimler değişiyor, dünya hasta ve biz hiçbir şey yapmazsak yakında geri dönüşü olmayan bir yola girecek. Bu noktada yerel yönetimlerin doğa dostu politikaları, toplum bilinci açısından büyük bir misyona sahip. İzmir, özellikle son iki yıldır, bu misyonu yönetim felsefesi yapmış durumda. “Başka Bir Tarım Mümkün” inancıyla başlayan İzmir Tarımı, ülkemizde yıllardır bu alanda yapılan yanlışlara dikkat çekerek geleceğe yaşanabilir bir Türkiye bırakmak adına durmadan çalışıyor. Burada söz konusu sadece İzmir değil. Doğru tarım politikalarıyla kuraklık ve iklim değişikliğine karşı tüm Türkiye olarak durabilmek.

Bunun için atılan en önemli adımlardan biri ise geçtiğimiz günlerde açılışı yapılan İzmir Tarımı Geliştirme Merkezi. Horizon yarışmasına başvurarak Avrupa Birliği’nden iklime duyarlı mimari projeler kapsamında fon alan İzmir Büyükşehir Belediyesi, Gediz Deltası’na inşa ettiği bu merkez sayesinde birçok alanda çiftçiye ve üreticiye destek oluyor.

Yapılan araştırmalara göre 2080 yılında Türkiye’yi ciddi bir kuraklık bekleniyor. Boş toprakların ve verimsiz arazilerin tüm ülkeyi saracağı yönündeki bu senaryonun gerçekleşmemesi için tarımda modern ve doğa dostu tekniklere ihtiyaç var. Topraksız tarım, damla sulama gibi tekniklerle sürdürülebilir tarımın mümkün. Tabii sadece doğa dostu teknikler yeterli değil. Suya daha az ihtiyaç duyan atalık tohumlar da susuzlukla mücadelede büyük önem taşıyor.

Üç ayrı binadan oluşan İzmir Tarımı Geliştirme Merkezi, potansiyeli ve misyonuyla geleceğe dair güçlü bir umut ışığı. Giriş kısmında yer alan kütüphane, merkeze, araştırma ve bilgi edinme olanakları sağlıyor. Tarım, çevre, doğa, iklim ve benzeri konularda derin bir kaynağa sahip olan kütüphane aynı zamanda online evrensel kitap ağıyla da birçok uluslararası kaynağa erişimi mümkün kılıyor. İkinci kısımda ise karşımıza marka tasarımını ve ihracatı sağlayan bölüm çıkıyor. Logo, ambalaj gibi konularda kooperatiflere ve küçük üreticiye ücretsiz destek sağlayan bu bölüm, sahip olduğu ihracat birimiyle de üreticinin ürününü yurt içi ve yurt dışında nasıl pazarlaması gerektiği konusunda danışma merkezi işlevi görüyor.

Biyocoğrafya laboratuvarında ise tarım alanında uzman bir ekiple çalışan İzmir Tarımı Geliştirme Merkezi, üreticiye birçok açıdan danışmanlık desteği sağlıyor. Bu ekip, gelen üreticiye tamamen ücretsiz olarak üretim yaptığı arazinin yüksekliğine, toprak yapısına, hangi cepheye baktığına, yıllık rüzgar ve güneş ışığı alımına dair verileri ortaya koyarak nasıl tarım yapması gerektiği, o coğrafyaya en uygun ürünlerin hangileri olduğu konusunda bilinçlendiriyor. Konferans salonuyla tarım konferanslarına ev sahipliği yapabilme potansiyeline de sahip merkez ekopazar alanıyla ilerde üreticilerin ürünlerinin de sergileneceği, tadımların yapılacağı bir meydana da sahip.

Üç seradan oluşan sera bölümü ise tüm dünyada değişen iklim şartlarına karşı modern tarım teknikleriyle üretimin devamlılığının nasıl sağlanacağını gözler önüne seriyor. İlk serayı gören insanlar bir anda şoka uğruyor. Kuraklık senaryosunun canlandırıldığı ilk serada, eğer yanlış tarım politikaları devam eder, sulama kontrol altına alınmazsa karşımıza çıkacak sonuç tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor.

Ayrıca merkezdeki tüm bitkiler mevcut durumun bozulmaması ve kuraklığa çözüm olabilmesi için geleneksel tarım yöntemleri kullanılmadan yetiştiriliyor. Topraklarımız, tüm tarım sistemleri olabildiğince optimal seviyede kullanılmazsa günden güne verimsizleşecek. Tarımı yaşatmak adına modern tarım tekniklerine teşvik eden merkezin seralarında bu uygulamaları canlı olarak görmek mümkün. Bunun örnekleri kuraklık senaryosunun hemen ardından ikinci serada karşımıza çıkıyor. Topraksız tarım ve damla sulama yöntemleriyle üretimde tam kontrol sağlanan serada normal tarım alanına göre 10-15 kat daha fazla ürün üretme potansiyeli de var.

İkinci serada karşımıza çıkan yatay üretim teknikleri, üçüncü serada yerini dikey üretim tekniklerine bırakıyor. Seralarda toprak yerine cocopit adı verilen hindistan cevizi kabukları kullanılıyor. Cocopit, topraklar gibi hemen suyu emmeyip bir süre tutuyor ve bu nedenle her gün sulanması gereken bir bitkiyi iki günde bir sulamak yeterli oluyor.

Merkezde güneş enerjisi paneli ve yağmur suyu depolama alanı mevcut. Merkezin tüm elektriği ve suyu bu sistemlerle sağlanıyor. Ayrıca güneş enerjisi panellerinin farklı bir türü daha deneme aşamasında. Bu sistemle ise merkezin ısınması amaçlanıyor.

Kısacası İzmir Tarımı Geliştirme Merkezi, bir ilke doğrultusunda, gelecek için bizimle. Buradaki asıl amaç bilinçsiz üretime bir yol gösterici olmak. Üreticinin elinden tutarak birlikte büyümek. Doğru tarımı, başka bir tarımın mümkün olduğu inancıyla Türkiye’nin her yerine yaymak. Çünkü biliyoruz ki “Başka Bir Tarım Mümkün” ve İzmir Tarımı Geliştirme Merkezi gibi kar amacı gütmeyen yol gösterici kurumlarla bu ihtimal her geçen gün gerçekliğimiz olmaya daha da yakınlaşıyor.

Okumaya devam et

Manşet

İzmirli final: Vahap ve Sait babalara saygı duruşu

Yayınlanma tarihi:

Süper Lig’de yalnızca Göztepe ile temsil edilen İzmir, 2021-2022 sezonunda Sarı-Kırmızılılar’ın yanına bir takım daha gönderecek. TFF 1. Lig Play-Off finalinde Vahap Özaltay’ın sevdası Altay ile Sait Altınordu’nun gözbebeği Altınordu karşı karşıya gelecek.

Kim kazanırsa kazansın, İzmir sevinecek.

Türkiye’de futbolun ilk kez oynandığı kent olan güzel İzmir, Türk futboluna başarılarıyla övünç kaynağı olan çok sayıda sporcu armağan etti. Bu sporculardan Vahap Özaltay ve Sait Altınordu, isimlerini Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren İzmir’in ve Türk futbolunun tarihine kazıdı.

Gelin, İzmir’in göğsünü kabartan Altay ve Altınordu’nun iki unutulmaz efsanesini hatırlayalım ve büyük final öncesi onlara saygı duruşunda bulunalım…

Vahap Özaltay

Küçük yaşlarda ailesiyle önce İzmir’e gelen, ardından Aydın’a taşınan Vahap Özaltay, 1919’daki işgal yüzünden bir süre Kastamonu’da yaşamak zorunda kaldı. 1922’de İzmir’de yeniden ay-yıldızlı bayrağımız dalgalanmaya başlayınca Vahap Özaltay ve ailesi geri döndü.

Önce atletizmle ilgilenen ve bu dalda milli formayı giymeyi de başaran Vahap Özaltay, 16’sında İzmir Sultanisi’nde forma giydikten sonra Altay’ın futbolcusu oldu. Afro-Türk olması nedeniyle “Siyah İnci” lakabıyla anılan Özaltay, 1923-1931 yılları arasında 8 kez Altay forması ile İzmir Ligi’ne katıldı, bunların 5’inde şampiyonluk yaşadı.

1932’de Fransa’nın o dönemki önemli kulüplerinden Racing’e transfer oldu. Özaltay, böylece “Avrupa’ya profesyonel sözleşme ile transfer olan ilk Türk futbolcu” unvanını elde etti. 

Aynı yıl, ilk kez A Milli formayı giydi, Altay’a geri döndü.

1934’te, soyadı kanunu çıkınca, en büyük sevdası Altay’ı adının ardına yazdırmak istedi. Ancak, 9 Eylül 1922’de, İzmir’e ilk giren kahraman süvarilerin komutanı Fahrettin Paşa’ya verildiği için “Altay” soyadını alamadı. O da, “Benimki de Özaltay olsun.” dedi.

1940’ta oynanan Altay-Galatasaray maçında, 4-0 geriye düşen takımını attığı 4 golle ayağa kaldırdı. Altay, bu unutulmaz maçı 5-4 kazandı.

Futbolculuğu bıraktıktan sonra da Türk sporuna hizmetini sürdüren efsane, Ordu Milli Takım ile “Ordulararası Dünya Şampiyonluğu’nu” kazandı.

1965’te, Altay Kulübü Genel Kurulu’nda konuşma yaptıktan sonra geçirdiği kalp krizi nedeniyle hayata gözlerini yumdu.

Sait Altınordu

Çocuk yaşta ailesi ile İstanbul’dan İzmir’e geldi ve Karantina’ya yerleştiler. 1926 yılında, Altınordu formasını sırtına geçirdi ve futbol hayatı boyunca bir daha hiç çıkarmadı.

Sait Altınordu, dünyada eşine çok rastlanır şekilde, tam 27 yıl boyunca aynı kulübün formasını taşıdı. Futbol hayatı boyunca kendisine yapılan astronomik sözleşme tekliflerinin tamamını elinin tersiyle itti.

İzmir’in, Altınordu’nun ve Türk futbolunun “en sadık, en vefalı” efsanesi oldu.

4 kez A Milli Takım’da oynadı.

Sait Altınordu, sadece sahada futboluyla iz bırakmadı, tribünlerde hâlâ söylenen bir besteye de ilham kaynağı oldu.

Efsane futbolcu, sahaya uğur getirdiğine inandığı hindisini kolunun altına alarak çıkardı. Oyun başlarken hindisini kenara bırakıp tribünlere “Kaç gol atayım?” diye sorardı. Tribün doymaz 1 atarsa, 2’yi, 2’nci gelirse 3’ü isterdi. O, futbolu bırakınca Altınordu taraftarlarının amigosu Sarı Yaşar, bir beste yaptı:

“Bir baba hindi / Olaydı şimdi / Atardı Baba Sait…”

Sait Altınordu, 1978’de, İzmir’de yaşamını yitirdi.

Hep bir aradalar

İzmir’in Vahap ve Sait Baba’sı, Alsancak’ta adlarının verildiği meydanlarda, heykel ve büstleriyle bir aradalar. İZDENİZ’in filosunda isimlerinin yaşatıldığı vapurlarla birbirlerini selamlıyorlar.

İzmir’in iki efsanesinin, iki unutulmaz beyefendisinin hayatını adadığı iki takım, 26 Mayıs’ta, İzmir’in bayrağını daha yukarıya taşımak için mücadele edecek.

Ya Altay ya da Altınordu galip gelecek. Bir yerlerden izliyorlarsa, sonuç ne olursa olsun hem Vahap Özaltay hem de Sait Altınordu sevinecek.

Çünkü 90 dakika sonunda İzmir’in bir kulübü daha, Vahap ve Sait Baba ile 1930’lu yıllarda İzmir futbolunun “diğer babası” olan Fuat Göztepe’nin sevdası GözGöz’ün yanına gidecek ve en üst ligi şereflendirecek.

Okumaya devam et

POPÜLER