Bizi takip et

Manşet

Hollywood’un İzmirlisi: Audrey Hepburn

Yayınlanma zamanı:

Her dönemde toprağına ayak basana kucak açan, sahip olduğu ne varsa cömertçe sunan, kendine âşık eden ve gelene hiç yabancılık çektirmeyen güzel İzmir’in bağrından; hâlâ yaptıklarını merak ve hayranlıkla okuduğumuz, dünyaya mâl olmuş pek çok şahsiyet çıktı.

Antik Çağ’ın büyük ozanı Homeros ve “eczacılığın babası” kabul edilen Galen’in yanı sıra sayısız edebiyatçı, bilim insanı, sanatçı, devlet insanı… İsimlerini yazsak pek çoğunun hakkında mutlaka az çok bir şeyler duymuşsunuzdur. Belki bazılarının İzmirli olduğuna şaşırırsınız. Fakat hangisine değinsek, bu yazının konusu olan isim ile ilgili okuyacaklarınız kadar hayrete düşmeyeceğinizden neredeyse eminiz.

Hollywood’un unutulmaz isimlerinden Audrey Hepburn’den söz ediyoruz. “Roma Tatili” (1952) ve “Tiffany’de Kahvaltı” (1962) filmlerinin yıldızı Hepburn’ün ailesi yıllar boyunca İzmir’de yaşamış ve Cumaovası’nda tarım ile uğraşmıştı. Hatta başlarına hoş olmayan bazı olaylar da gelmişti.

Araştırmacı ve yazar Altan Altın’ın, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı tarafından yayınlanan “Bornovam, Mor Salkımların Masalı” isimli eserinde, değindiğimiz konu detaylı biçimde anlatılıyor. Kitabın, Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi’nden (APİKAM) satın alınabileceğini hatırlatalım ve sizi daha fazla merak ettirmeden, eserin ilgili bölümüne, yazarın ifadeleriyle göz atalım.

Tiffany’de Kahvaltı ve Bir Bornova Hikâyesi

Birinci Dünya Savaşı yıllarıydı.

Hollandalı Baron Von Heemstra, bugün Menderes adıyla bilinen Cumaovası’nda büyük ve zengin bir çiftlik sahibiydi… Şaşaalı ve ayrıcalıklı bir hayatı vardı…

Çerkez Ethem ve adamları bu zengin adamın büyük çiftliğine göz koymuştu…

1913 ve 1918 yılları arasında İzmir Valiliği görevini yürüten Vali Rahmi Bey, Çerkez Ethem ve adamlarının Baron Von Heemstra’nın çiftliğini basarak haraç alacağı istihbaratını almış ve jandarmaları çiftliğe göndererek baskına engel olmuş ve Çerkez Ethem’in adamlarına bir güzel dayak attırmıştı…

Çerkez Ethem’in onurunu çok zedeleyen bu olaydan bir süre sonra Birinci Dünya Savaşı sona erdi… İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimlerinden olan Vali Rahmi Bey, Valiliği bıraktı İstanbul’a döndü ve partinin öteki önde gelenleriyle beraber tutuklanıp Bekirağa Bölüğü’ne kapatıldı, İstanbul’un işgalinden sonra da İngilizler tarafından Malta’ya sürüldü. 

Çerkez Ethem Cumaovası’nda yaşadığı, onurunu çok zedeleyen olayı unutmamıştı… Rahmi Bey’den intikam almak zorundaydı ve intikamın yolunu hadiseden birkaç sene sonra buldu: Valinin Bornova’daki Miss Florance adlı İngiliz okuluna giden sekiz yaşındaki oğlu Alparslan’ı kaçırmak… 

Alparslan yıllar sonra Tempo Dergisi’ne bu olayı şöyle anlattı…

“Ben Bornova’da mektebe gidiyordum. Misporens (Doğrusu Miss Florence) diye bir İngiliz mektebiydi (Bornova Huzurevi’nin az yukarısında 81 sokak ile 82 sokağın kesiştiği köşede Bornovalıların Marangoz Mehmet Ali Bey’in evi olarak bilinen yer). Mektebin yakınında bir mezarlık vardı. Park yapılmaya karar verilmişti (Bugün orayı Bornova Büyük Park olarak biliyoruz). Daha 8-9 yaşlarındaydım. Önünde Manisa yoluna ayrılan bir kavşak vardır. Orada bir payton duruyordu. Ben de mektepten çıktım. Arkadaşlarımdan ayrıldım tam mezarlıktan geçiyordum. Paytondan başında kalpaklı, pardösülü iri yarı yakışıklı biri indi, hiç benimle ilgilenmiyor gibiydi. Tam yanımdan geçerken kolumdan yakaladı. İsmimi sordu, söyledim. Tedirgin olmuştum. “Baban seni istiyor, seni ona götüreceğim” dedi. Babamın İstanbul’da olduğunu biliyordum ama tevkif edildiğinden haberim yoktu. Ben de babamın İstanbul’da olduğunu söyledim. “Annem bekliyor gelemem” dedim. Beni yakaladı, paytonun içine koydu. Daha koyar koymaz paytonun öteki kapısından atlayıp kaçmaya çalıştım ama içerideki iki kişi beni yakaladı. Sonradan isimlerini de öğrendim. Birisi Manyaslı Şevket, diğeri de Manyaslı Mahmut’tu. Paytonun içinde üzeri gocukla örtülü silahlar vardı. Ethem de bindi, Manisa yoluna hareket ettik. Anladım ki başım dertteydi.

Tam kaçırılırken, meydanlıkta birini görüp seslendim. Adam peşimden koşup kurtarmak istemiş ama kalp hastasıymış, daha birkaç adım atar atmaz bayılmış kalmış oralarda. Olayı uzaktan gören arkadaşlarım koşup anneme haber vermişler. Biz yolumuza devam etmeye başladık. Yollar çamur, batıp çıkıyoruz. Bornova’nın sonlarına doğru bir tenis kulübü vardır (Şimdiki Suphi Koyuncuoğlu Lisesi’nin bulunduğu yer). Kulübün duvarının arkasında atlılar bekliyordu. Ben jandarma sandım, ferahladım. Tam kurtuldum dedim. Meğer arkadaşlarıymış. Onlar da bizimle gelmeye başladılar.”

Yüzbaşı Arslan Bey ile 15 jandarmadan oluşan bir tim de kaçırılma olayından haberdar olmuş ve takibe başlamıştı. Arada çatışmaların da olduğu takip 15 gün kadar sürmüştü ancak jandarmalar başarılı olamamıştı.

Küçük Alpaslan ve Çerkes Ethem’in adamları nihayet Manyaslı Şevket’in Salihli’deki evine ulaştılar ve oradan Alpaslan’ın Annesi Nimet Hanım’a ve Vali Rahmi Bey’e birer mektup yazdılar. Vali Rahmi Bey’e yazdıkları mektupla Alpaslan’ı bırakmak için 53 bin Reşat Altını fidye istediler.

1919’un 12 Şubat’ında bu olay yaşanırken Vali Rahmi Bey İstanbul’da Bekirağa zindanında İttihatçılıktan hapis yatıyordu…

Zindandaki Rahmi Bey’in fidyeyi bulmaktan başka çaresi yoktu, ama zindanda olması sebebiyle yapabileceği bir şey de yoktu… Çare olarak akrabaları ve arkadaşlarını İzmir’e gönderdi ve nesi var nesi yoksa sattırdı… Bu arada İstanbul Hükümeti de olayın üzerine pek gitmek istemiyor, İzmir’deki kolluk kuvvetlerine Çerkez Ethem’in gizli teşkilatın bir mensubu olduğunu belirterek olaya müdahil olmamaları konusunda talimat veriyordu.

Vali Bey nesi var nesi yoksa sattırmıştı ama toplanan para, 53 bin lira fidyenin yanında komik bir miktardı… Bunun üzerine İzmir’de büyük bir kampanya başlatıldı… Hemen hemen her caddeye yardım sandıkları kuruldu. Ancak toplanan para yine de fidyenin üçte biri kadardı… Geri kalan meblağı ise Rahmi Bey’in Alanyalızade Mahmut ve Nazmi Topçuoğlu adlı iki arkadaşıyla Bornova’da yaşayan adı Bornova ile bütünleşmiş yardımsever insan Henri Giraud karşıladı…

Dönemin parasıyla çok büyük bir miktar olan 53 bin Reşat Altını Çerkez Ethem’e ödendi ve Vali Rahmi Bey’in oğlu Alpaslan 6 Mart Salı günü bugünkü MİT’in atası olan Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucusu olan Kuşçubaşı Eşref’in Salihli’deki çiftliğine bırakıldı…

Alpaslan Salihli’den İzmir’e annesinin oturduğu eve getirildiğinde görülen manzara acıklıydı, evde bir tek eşya kalmamıştı, anne Nimet Hanım bir ütü tahtasının üzerinde uyuyordu…

8 yaşındaki küçük Alpaslan’ı kurtarmak amacıyla ne var ne yoksa satıldığı için sadece dört duvar kalan bu ev, Alpaslan Bornova’da okuduğu için ailenin bir dönem kaldığı, Bornova’ya geldiğinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün de önünde fotoğraf çektirdiği, bugün Subay Ordu Evi olarak kullanılan Macropodere Evi’dir…

Vali Rami Bey’in oğlu Alpaslan, vefat ettiği 1988 yılına kadar hayatının büyük bölümünü İzmir’de geçirdi ve yaşadığı bu acı olaya rağmen Bornova’dan da ayrı kalmadı… Kaçırılma olayından 3-4 yıl sonra Bornova’ya yerleşen ve Bornova’nın ilk Müslüman eczanesi olan İntibah-ı Milli Eczahanesi’nin kurucusu Osman Bey’in torunu Ahmet Acun’la arkadaşlığı ölünceye kadar devam etti…

Çerkez Ethem’in haraç almak istediği çiftliğin Hollandalı sahibi Baron Von Heemstra Birinci Dünya Savaşı’nın ardından karısı ve kızını da alarak Hollanda’ya geri döndü… Baron’un kızı bir süre sonra İngiliz bir bankerle evlendi. 1929’da bir kızları oldu… Kısaca “Edda” diye çağırdıkları bu kızın tam adı Edda Kathleen van Heemstra Hepburn- Ruston’du. Ama biz O’nu “Tiffany’de Kahvaltı”, “My fair Lady” ve “Roma Tatili” filmlerindeki unutulmaz rolleriyle “AUDREY HEPBURN” olarak tanıdık…

“Bilgilerinden ve yazılarından faydalandığımız Sayın Hasan Arıcan ve Sayın Murat Bardakçı’ya teşekkürler”

Yorum yapmak için tıkla

Yorum yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Manşet

İzmirli final: Vahap ve Sait babalara saygı duruşu

Yayınlanma tarihi:

Süper Lig’de yalnızca Göztepe ile temsil edilen İzmir, 2021-2022 sezonunda Sarı-Kırmızılılar’ın yanına bir takım daha gönderecek. TFF 1. Lig Play-Off finalinde Vahap Özaltay’ın sevdası Altay ile Sait Altınordu’nun gözbebeği Altınordu karşı karşıya gelecek.

Kim kazanırsa kazansın, İzmir sevinecek.

Türkiye’de futbolun ilk kez oynandığı kent olan güzel İzmir, Türk futboluna başarılarıyla övünç kaynağı olan çok sayıda sporcu armağan etti. Bu sporculardan Vahap Özaltay ve Sait Altınordu, isimlerini Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren İzmir’in ve Türk futbolunun tarihine kazıdı.

Gelin, İzmir’in göğsünü kabartan Altay ve Altınordu’nun iki unutulmaz efsanesini hatırlayalım ve büyük final öncesi onlara saygı duruşunda bulunalım…

Vahap Özaltay

Küçük yaşlarda ailesiyle önce İzmir’e gelen, ardından Aydın’a taşınan Vahap Özaltay, 1919’daki işgal yüzünden bir süre Kastamonu’da yaşamak zorunda kaldı. 1922’de İzmir’de yeniden ay-yıldızlı bayrağımız dalgalanmaya başlayınca Vahap Özaltay ve ailesi geri döndü.

Önce atletizmle ilgilenen ve bu dalda milli formayı giymeyi de başaran Vahap Özaltay, 16’sında İzmir Sultanisi’nde forma giydikten sonra Altay’ın futbolcusu oldu. Afro-Türk olması nedeniyle “Siyah İnci” lakabıyla anılan Özaltay, 1923-1931 yılları arasında 8 kez Altay forması ile İzmir Ligi’ne katıldı, bunların 5’inde şampiyonluk yaşadı.

1932’de Fransa’nın o dönemki önemli kulüplerinden Racing’e transfer oldu. Özaltay, böylece “Avrupa’ya profesyonel sözleşme ile transfer olan ilk Türk futbolcu” unvanını elde etti. 

Aynı yıl, ilk kez A Milli formayı giydi, Altay’a geri döndü.

1934’te, soyadı kanunu çıkınca, en büyük sevdası Altay’ı adının ardına yazdırmak istedi. Ancak, 9 Eylül 1922’de, İzmir’e ilk giren kahraman süvarilerin komutanı Fahrettin Paşa’ya verildiği için “Altay” soyadını alamadı. O da, “Benimki de Özaltay olsun.” dedi.

1940’ta oynanan Altay-Galatasaray maçında, 4-0 geriye düşen takımını attığı 4 golle ayağa kaldırdı. Altay, bu unutulmaz maçı 5-4 kazandı.

Futbolculuğu bıraktıktan sonra da Türk sporuna hizmetini sürdüren efsane, Ordu Milli Takım ile “Ordulararası Dünya Şampiyonluğu’nu” kazandı.

1965’te, Altay Kulübü Genel Kurulu’nda konuşma yaptıktan sonra geçirdiği kalp krizi nedeniyle hayata gözlerini yumdu.

Sait Altınordu

Çocuk yaşta ailesi ile İstanbul’dan İzmir’e geldi ve Karantina’ya yerleştiler. 1926 yılında, Altınordu formasını sırtına geçirdi ve futbol hayatı boyunca bir daha hiç çıkarmadı.

Sait Altınordu, dünyada eşine çok rastlanır şekilde, tam 27 yıl boyunca aynı kulübün formasını taşıdı. Futbol hayatı boyunca kendisine yapılan astronomik sözleşme tekliflerinin tamamını elinin tersiyle itti.

İzmir’in, Altınordu’nun ve Türk futbolunun “en sadık, en vefalı” efsanesi oldu.

4 kez A Milli Takım’da oynadı.

Sait Altınordu, sadece sahada futboluyla iz bırakmadı, tribünlerde hâlâ söylenen bir besteye de ilham kaynağı oldu.

Efsane futbolcu, sahaya uğur getirdiğine inandığı hindisini kolunun altına alarak çıkardı. Oyun başlarken hindisini kenara bırakıp tribünlere “Kaç gol atayım?” diye sorardı. Tribün doymaz 1 atarsa, 2’yi, 2’nci gelirse 3’ü isterdi. O, futbolu bırakınca Altınordu taraftarlarının amigosu Sarı Yaşar, bir beste yaptı:

“Bir baba hindi / Olaydı şimdi / Atardı Baba Sait…”

Sait Altınordu, 1978’de, İzmir’de yaşamını yitirdi.

Hep bir aradalar

İzmir’in Vahap ve Sait Baba’sı, Alsancak’ta adlarının verildiği meydanlarda, heykel ve büstleriyle bir aradalar. İZDENİZ’in filosunda isimlerinin yaşatıldığı vapurlarla birbirlerini selamlıyorlar.

İzmir’in iki efsanesinin, iki unutulmaz beyefendisinin hayatını adadığı iki takım, 26 Mayıs’ta, İzmir’in bayrağını daha yukarıya taşımak için mücadele edecek.

Ya Altay ya da Altınordu galip gelecek. Bir yerlerden izliyorlarsa, sonuç ne olursa olsun hem Vahap Özaltay hem de Sait Altınordu sevinecek.

Çünkü 90 dakika sonunda İzmir’in bir kulübü daha, Vahap ve Sait Baba ile 1930’lu yıllarda İzmir futbolunun “diğer babası” olan Fuat Göztepe’nin sevdası GözGöz’ün yanına gidecek ve en üst ligi şereflendirecek.

Okumaya devam et

Haberler

İZDENİZ’in Mavi Kıta’sı

Yayınlanma tarihi:

Artık İzmir’in bir deniz gazetesi var. Tabloid boy, üç ayda bir iskele ve vapurlarda İzmirlilerle buluşan; tamamen İZDENİZ bünyesinde hazırlanan, deniz kokan bir gazete.

Gazetenin adı, “Mavi Kıta”. Denizi çağrıştıran bir adla yayın hayatına “merhaba” diyen ilk sayı “Ocak-Şubat-Mart”, 2021 başında yayınlandı. İkinci sayı “Nisan-Mayıs-Haziran” geldi arkasından.

Mavi Kıta’nın sahibi şirketi temsilen genel müdür Ümit Yılmaz. Genel yayın danışmanı ise aynı zamanda İZDENİZ A.Ş. Yönetim Kurulu üyesi olan ve geçmişinde gazetecilik-editörlük olan M. Ayhan Kara. Şirketin basın-halkla ilişkiler müdiresi Gözde Ulman ve ekibi de (Mert Dikmen-Aleyna Ardıç) derginin hazırlık ve dağıtım aksiyonu tarafında.

Mavi Kıta’nın başyazılarını İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer kaleme alıyor. İZDENİZ A.Ş. YK Başkanı O. Hakan Erşen, M. Ayhan Kara, İzmir Marina Danışmanı E. Dz. Alb. Mehmet Tunç, ünlü deniz ürünleri gurusu ve yazarı Süreyya Üzmez ve denizcilik alanında uzmanlaşan gazeteci-yazar Gökhan Karakaş Mavi Kıta’daki köşelerinde okurları birbirinden ilginç konularla buluşturuyor. Ayrıca her sayıda bir konuk yazarın köşe yazısı ve ünlü karikatürist Raşit Yakalı’nın karikatürleri de gazetede yer alıyor.

Mavi Kıta’nın her sayısında kapakta ve göbekte etraflıca işlenen bir “dosya konusu” yer alıyor. İlk sayının dosya konusu, seferlerine başlayan Uğur Mumcu Araba Vapuruydu. İkinci sayının dosya konusu ise İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin TSKGV’dan kiraladığı, İZDENİZ A.Ş.’nin çalıştırdığı “İzmir Marina”.

Ağırlıklı olarak bütün yönleriyle İZDENİZ’i, Körfez’i, İzmir-deniz ilişkisini dünden bugüne tarihiyle konu alan haber ve yazıların yanında gazetede özgün röportajlar da yer alıyor. Kültür ve sanattan spora kadar geniş bir yelpazeye yer açan Mavi Kıta’nın son sayısında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Soyer’in “İlk İki Yıl İzmir Marina ile Taçlandı” başlıklı başyazısı ile dosya konusunun yanında METRO A.Ş. Genel Müdürü Sönmez Alev ile yapılan röportaj; 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, İzmir Körfezinde İlk İmtiyaz, Dario Moreno 100 Yaşında ve Başkanları Buluşturan Su Zirvesi başlıkları öne çıkıyor.

Mavi Kıta, sadece iskele ve vapurlarda değil, tramvayda, metroda ve pek çok yerde karşınıza çıkabilir. Rastlarsanız katlayıp çantanıza koyun, evinize, işyerinize götürün. Sıkılmadan okuyacak, beğeneceksiniz.

Okumaya devam et

Manşet

Güzel İzmir’in en kara günü: 15 Mayıs 1919

Yayınlanma tarihi:

Saygıdeğer İzmirliler, siz çok üzüldünüz; çünkü çok acılar ve eziyetler gördünüz. Mutlusunuz, çünkü bütün memleket sizi kutsal bir kurtuluş hedefi olarak kabul etmiştir. Ahmak düşman buraya gelmeseydi, belki bütün memleket dikkatsizlikte dalmış olarak kalırdı. Siz bütün millet adına, bütün memleket adına sıkıntı çektiniz. Fakat bugün bu sıkıntının ödülüne sahipsiniz. Tebrik ederim. Bütün cihan işitsin ki efendiler, artık İzmir hiçbir kirli ayağın üzerine basamayacağı kutsal bir topraktır.” Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK – 11 Ekim 1925, İzmir Belediye Binası balkonundan halka sesleniş

İzmir, ne kadar güzel değil mi?

Salgın nedeniyle içinde bulunduğumuz şu “tam kapanma” bir bitsin, hemen Kordon’a gideceğiz. Belki önceliğimiz Seferihisar olacak. Önce oraya gitsek de, ikinci planı Bornova’da arkadaşlar ile yapacağız. Planımızın tüm hatlarını belirlemeyelim, doğaçlama olsun. Belli mi olur, Buca’da bir araya gelir, Güzelbahçe’den çıkarız! Kim ne diyecek bize?

Urla da bizim, Çeşme de. Kadifekale’den körfeze bakıp hayal kurmak da serbest, tarihi Selçuk’ta öğrenmek de. Kim karşı çıkacak?

Keyfimiz isterse İnciraltı’na gideriz, sıkılırsak Bostanlı’ya geçeriz. Menemen’in verimli topraklarından çıkan ne varsa taze taze alıp, Foça’da kahvaltı ederiz. Var mı itirazı olan?

102 yıl önce bugün vardı.

İtirazı olanlar, Birinci Dünya Savaşı’nı kaybeden Osmanlı Devleti’nin topraklarını, Mondros Ateşkes Antlaşması’nın maddelerine haksızca dayandırarak İzmir’e asker çıkardı. Tarih boyunca birlikte yaşamanın ve hoşgörünün merkezi olan İzmir, 102 yıl önce bugün en kara gününü yaşadı. Dostça yaşamak isteyen, yurt arayan herkese vatan olan İzmir’in topraklarına o gün ayak basanlar, bu kente dair hiçbir güzellikten zerre nasip almamıştı!

Gümrük’ten İzmir’e attıkları ilk adım, Punta’nın yakışıklısı Dimitri ile tavlada ezeli rakibi olan Eşrefpaşa’nın bıçkın delikanlısı Ziya’yı ayırdı. Meyhaneler Boğazı’nda kadeh tokuşturanları bir huzursuzluk sardı. Önceki gece Maşatlık’ta bir araya gelerek işgale tepki gösteren Museviler, katliamdan korumak istedikleri Türklere evlerinde oda hazırladı.

İzmir’in işgali, yurdun neresinde vicdan sahibi varsa onu yaraladı. Tire’nin, Ödemiş’in yiğitleri, kızanlarını toplayıp direniş için hazırlanmaya başladı. Onlara bu vakti, haksızlığa karşı millî onuru canıyla savunanlar verdi!

“Hasan Tahsin Receb” takma adlı, Teşkilât-ı Mahsusa üyesi cesur gazeteci Osman Nevres, İzmir’in çiğnenmesini içine sindiremeyerek, Kurtuluş Savaşı’nın ilk kurşununu ateşledi. O, hemşehrilerine karşı görevini yapmanın huzuruyla ebediyete göç ederken Konak Meydanı’nda Miralay Fethi Bey, adını tarihe yazdıran onurlu duruşunu gösterdi. Kendisine, işgalcilerin lideri Venizelos’un adını, “Yaşa Venizelos!” diye haykırması için silah gösterenlere karşı dimdik durdu. Karşılığını süngülenerek aldı.

İzmirliler olan bitenden habersiz zor günleri geçirmeyi umarken gizlice depolanan silahlar, o gün ortaya çıktı. Ailesini geçindirmek için Basmane sokaklarını arşınlayan “gevrekçi kız”, İzmir’e basan kirli ayakların hedefi oldu.

Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nı başlatan Mustafa Kemal Paşa hakkında idam fermanı çıkaranların memurları, daha “O”, Samsun’a çıkmadan önce İzmir’de kendini belli etti. “Düşmanlık” denen şeye yabancı olan İzmirliler, sahipsizdi. Miralay Fethi Bey’in duruşunu ne Vali gösterebildi ne de Belediye Başkanı.

İzmir’in çektiği acı, 3 yıl 3 ay 25 gün sürdü. Başkomutan’ın ilk hedef olarak gösterdiği Akdeniz’e doğru ilerleyen Türk Ordusu, 9 Eylül 1922’de İzmir’deydi. İzmirliler, zaferden bir gün sonra  Gazi’ye kavuştu, onu bağrına bastı. O günden sonra İzmir’de, hiçbir milletin bayrağı yere serilip çiğnenmedi. O gün, millet egemenliğini esas alan Cumhuriyet’in doğuşu için milâttı. Ay yıldızlı al bayrağı yeniden Konak’taki göndere çektiren Mustafa Kemal Paşa öyle bir Türkiye inşa etti ki, Miralay Fethi Bey’in “Yaşa!” diye bağırmadığı için şehit olduğu Yunanistan Başbakanı Venizelos, Gazi Paşa’yı Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdi.

15 Mayıs 1919’dan 9 Eylül 1922’ye sağ varabilen İzmirlilerin çocukları, bugün “tam kapanma” bitince bu güzel şehrin herhangi bir yerinde özgürce yapacakları şeyleri planlıyor. Bunu sağlayan Şehit Hasan Tahsin Receb, Şehit Miralay Fethi Bey, Şehit Gevrekçi Kız, Halkapınar’da şehit olan askerler, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve nice kahramanlar, İzmirlilerin hatıralarında gururla yaşıyor.

9 Eylül 1922’den bu yana İzmir’e hiçbir kirli ayak basamıyor, basamayacak.

Okumaya devam et

POPÜLER